Tağuta Belli Şartlarda Muhakeme Olunur.

tağuta muhakeme

Tâğut kelimesi luğatta/sözlükte, azgınlaşan, haddi aşan manasındadır. Istılahtaki/şeriattaki anlamına gelince; İslam alimleri tâğutun tanımında farklı tarifler ileri sürmüşlerdir.


a. Şeytan veya Allah’ın dışında ibadet edilen her şeydir. Kâhin, Sihirbaz.

b. Tâğut, Allah’a karşı haddin aşılıp, Allah’ın dışında ister kendi zorlamasıyla ister insanların kendi isteğiyleibadet edilen herşeydir.

c. Allah’ın indirdiğinin dışındakiyle hükmedip insanları Allah’a karşı isyana teşvik edip azdıran azgın insandır ve bu tip insanların kurduğu düzen, kurum, vs.dir.

Tağuta muhakeme olma konusunda tağuta muhakeme olmayı kabul etmeyen cemaat hocalarının görüşlerinden alıntılar yapacağım. Bizim alimlerimizin görüşlerini ve kendi araştırmalarımı ekleyerek bu konuda Müslümanları bilgilendirmeye çalışacağım.
Tağuta muhakeme olma konusunda değişik görüşler vardır.


Müslümanların ortak görüşü: Allah’ın hükümlerinin uygulandığı İslami bir devlet ortamında, Allah’ın hükümlerine İslami mahkemelere başvurabileceği halde tağutun hükümlerine/mahkemelerine başvurmak küfüre götürür.

İhtilaf konusu Allah’ın hükümlerinin uygulanmadığı ve müracaat edilecek İslami bir devlet mahkemesinin olmadığı bir yerde tağutun mahkemelerinde muhakeme olma meselesidir.

Birinci Görüş: Tâğutların uyguladıkları kanunlar İdarî veya şer‘î meselelere taalluk eder. İdârî meselelere taalluk eden kanunlara tâbi olmak küfür değildir. İkinci kısım olan şer’î meselelere taalluk eden kanunlara tâbi olmak ise küfürdür. Bu görüş sahipleri Nisa Sûresi 60. Ayeti delil getirirler.
“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini ileri sürenleri görmedin mi? Zira tağuta iman etmemeleri emrolunduğu halde tağutun önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor. Onlara, ‘Allah’ın (Celle Celâluhû) indirdiğine ve Rasûl’e gelin’ denildiği zaman, münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün” (Nisa/60-61) “Bu ayetteki “sana indirilene” kavlinde kast edilen Ensar’dan bir münafıktır. “Senden önce indirilenlere” kavlinden kasıt ise Yahudi’dir. Genel olarak bu ayet tüm Müslümanlar için de geçerlidir” derler.


İkinci Görüş: Tâğutların uyguladıkları kanunları idârî ve şer’î olmak üzere iki kısma ayırmayıp “ne pahasına olursa olsun her şeyini de kaybetsen yine de tağutun mahkemelerine başvurmayacaksın, hakkını aramayacaksın, müracaat edersen kafir olursun” diyenler.
Birinci ve ikinci görüş sahipleri Nisa Sûresi 60. Ayetini kendi kafalarına göre yorumladıkları için alt yapısı çürük olduğundan böyle çıkmazlara girerler. Bunun sonucunda kendi aralarında beş altı fırkaya bölünüp birbirlerini ve diğer Müslümanları tekfir ederler.
• •
Üçüncü Görüş: “Allah’ın hükümlerinin uygulanmadığı ve müracaat edilecek İslami bir devlet mahkemesinin olmadığı bir yerde -tağutun mahkemelerini reddettiği halde- ikrah, zaruret, ehveni şer gibi sebeplerden dolayı kanunlarda idârî ve şer’î ayrımı yapmadan tağutun mahkemelerinde muhakeme olunur” diyenler. Bu görüşte olanlar iki Müslümanın kendi aralarında anlaşabileceği konularda tağutun mahkemelerine gitmeyip bir alime hocaya giderek sorunlarını çözmeleri gerektiğini de söylemektedirler. Bazı Müslümanlar da azimetle davranıp tağutun mahkemesine başvurmayacaklarını fakat -şeriata aykırı bir dava açmak hariç- mecburiyetten/zaruretten/ikrahdan dolayı tağutun mahkemesine muhakeme olanları da tekfir etmeyeceklerini söylerler.


İTİRAZ
Tağuta muhakeme olan, bunu istemeyerek/tercih etmeyerek te yapsa Nisa 60. Ayetin içine girmesi nedeniyle kafir olur. İsteyip istememeleri çok ta önemli değil, tağutun mahkemesine hangi itikatta veya hangi şartta giderse gitsin, kafir olur.


CEVAP


Darul küfürde bir Müslümanın maddi/manevi hakkının gasp edilmesi sonucu o Müslüman mahkemeye başvurursa, kesinlikle tekfir etmeye dair delili yoktur. ‘Delil var’ diyenin hem sübutu hem delaleti kati olan bir delil getirmesi lazım. Yani hiçbir ihtimal olmayacak, güneş kadar net olacak … Böyle olursa küfürle itham edilir. Nisa Sûresi 60. Ayeti, günümüz Türkiye’sinde mahkemelerini reddettiği halde mecburen zaruretten/ ikrahtan dolayı muhakeme olmak zorunda kalanlar hakkında kati delil olmaz. Ayetin nüzul sebebine baktığımızda -İbn Abbas’ın (Radıyallâhu Anh) açıkladığı üzere- Rasûlullâh’ın verdiği hükme râzı gelmeyip kendi lehine başka çıkar yol arayan ve sonunda Hazreti Ömer el-Fâruk Hazretlerinin kılıcıyla kellesinden olan bir münafığın durumu var. Delil olur diyenler bu vakayı günümüz Türkiyesinde Müslümanları muhakeme olmasını Nisa Suresi 60. ayete uydurması lazım. Nisa Suresi 60. ayetin ayetini iniş sebebi o günün şartları ile günümüzde Türkiyede Muhakeme olma durumu aynı değildir. Ayetin indiği dönemdeki vaka ile günümüzdeki vaka birbirine uymuyor. Bu durumda Nisa Suresi 60. yanlış yere uygulama durumu var. Nassın ilmi ile vakanın ilmi mutabık olmazsa uyuşmazsa ortaya ciddi bir sorun çıkar. Her elinde delili olanın delil vakaya uyar diye bir şey olmaz. Delil çok güçlü fakat önümüzdekli vakayı yanlış anlıyorsak veya delille arasındaki bağı düzgün kuramıyorsak Allah muhafaza delili yanlış yere uygulamış oluruz. Davalarında haklı çıkmak uğruna -hevalarına uyarak- kişinin itikatine ve günümüz şartlarına bakmadan, ayetin zahirinden yola çıkıp milyonlarca Müslümanı münafıklığa uyarlayıp tekfir etmek hiç te hakkaniyyetli bir tutum değildir.

Nisa Sûresi 60. Ayetin indiği zamanda Müslümanların aralarında çıkan ihtilaflarda başvurulacak merci olarak Rasûlullâhın olduğu bir İslam devleti ve mahkemesi varken ve o bir hüküm vermişken buna rağmen Rarûsulullâh’ın verdiği hükme razı gelmeyerek yol arayıp kafir olan münafık var. Nitekim Hazreti Ömer r.a. artık küfrü sabit olduğu için tereddüt etmeksizin kellesini almış ve bu vaka üzerine en isine ‘el-Fâruk’ lakabı verilmiştir. Evet o günün vakasında Rasûlullah ın aşın a bulunduğu islami bir mahkemeyi tercih etmeyerek kahine gitmeyi daha doğru görüp tercih eden bir münafık ve Yahudi var.
Günümüzdeki vakada ise: Devletin başında Tağutun olduğu ve onun kanunları ile hükmedilen tağutun mahkemesi var. Müracaat edilecek bir şer‘i mahkeme yok. Verdiği kararlara herkesin uyduğu ve vereceği kararların yaptırım gücü olan seçilmiş bir din alimi de yok. Şeriatı kabul etmeyen, davalarında din adamlarına gitmeyenlerin % 80 olduğu bir ülkede malını, canını, namusunu koruma adına davalısına “gel din adamına müracaat edelim” dediğinde gitmeyen zalimlerin olduğu bir ülke var günümüzde. Bu şartlarda malı, canı, namusu telef olan Müslümanın, malın telefini ikrah sebebi sayan Rasûlullâh ve mezhep imamlarının ikrah/ zaruret/icbâr şartlarına dayanarak muracat edeceği islami mahkeme olmadığı için ikrah ve zaruret den dolayı tağutu reddettiği halde tağutun mahkemesine başvurmak zorunda kalan bir Müslüman var.

Bir yanda günümüzde polis teşkilatı askeri gücü anayasa mahkemesi Yargıtay’ı Danıştay’ı hakimi savcısı olan mahkemelerine müracaat var. Diğer yanda bir Yahudi ve münafığın askeri polisi ve saydığımız diğer kurumlan olmayan hapse atma gibi bir yaptırım gücü olmayan kahine müracat etme durumu var. Evet Nassın ilmi ile vakanın ilmi mutabık olması, uyuşması lazım. Ama gördüğünüz gibi Nisa Suresi 60. ayetin kast ettiği durum ile günümüzdeki Müslümanın durumu farklıdır.

Allah Rasûlü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur* “Kim Kur’ân hakkında kendi re’yine göre konuşuyorsa Cehennemde ki yerini hazırlasın.”

Tirmizî, Tefsir:1 no: 2951 ’de

Eğer bir ülkede İslâmî kanunlarla hükmedilen mahkemeler olsaydı ve buna rağmen iki Müslüman tağutun mahkemelerinin vereceği hükmün daha doğru olduğuna inanarak onlara müracaat etseydi, o zaman Nisa Sûresi 60. Ayetin gereği bu kişiler tekfir edilebilinirdi.


Nisa: 60. Ayette ‘yuridûne’ (istiyorlar) kaydı ile bir tercihin varlığı belirtilmiştir. Tağut mahkemesine başvuran Müslüman elinde imkân olsaydı tabii ki İslâm mahkemesine gidecekti.

Hevasına uyarak Allah’ın koyduğu bir kaydı yok sayıp Müslümanları tekfir etmek doğru değildir. “Onlar tağuta muhakeme olmak istiyorlar” ayetinde ‘istek ne demektir, isteğin sınırı nedir?’ meselesini bilip ona göre konuşmak lazım. Burada ayetin nüzul sebebi, siyak-sıbak ve Tefsir usulüne baktığımızda bir ayeti tefsir etmenin birinci yolu ayeti kendiyle tefsir etmektir. Ayeti kendi içindeki delalet lafızları ile tefsir etmektir. Sonra olmazsa başka ayetlere bakmaktır. Sonra yoksa Sünnet’e bakmaktır.

Ayetin siyak-sibakına baktığımızda iniş sebebinde Rasûlullâh’a muhakeme olma durumu varken binlerinin Ka‘b b. Eşref’e muhakeme olmak yönünde tercihte bulunmalarıdır. Allah (Celle Celâluhû) bunu “yuridûne” olarak buyurumuştur.

Sonraki ayette, “onlara ‘Allah’ın indirdiğine ve Rasûlullâh’a gelin’ denildiğinde sen onların (münafıkların) gelmediğini görürsün” buyuruluyor. Günümüzde, bir Müslüman malını canını namusunu telef eden müşriğe ‘İslami mahkeme var ama biz tağutun mahkemesine gidelim, onlar daha doğru karar verir’ diye bir tercihte bulunan veya ‘Allah’ın indirdiğine uyup seçilmiş din adamı olan falancaya gel’ dendiğinde bunu kabul etmeyecek Müslüman yok. Eğer var ise o zaman bu ayetin kapsamına girer. Kısacası sap ile samanı karıştırmayalım, uyanık olalım. Analiz yaparak düşünelim, beynimizi harici- tekfirci zihniyete ipotek etmeyelim. Ayeti Celile’nin hükmü hiçbir şekilde günümüzdeki ikrah/icbâr durumundaki Müslümanları kapsamaz.


Tekfircilerden bazıları da bu anlattıklarımızı söyleyip “biz malın telefini ikrah olarak sayan Rasûlullâh’a uyarak tağutun mahkemesine müracaat edenleri tekfir etmiyoruz ama malımızı ve her şeyimizi kaybetsek te tağutun mahkemesine müracaat etmeyiz” diyorlar. Bu bir fitneyi ortadan kaldırıp birlik olma adına atılmış iyi bir adım. Dileyen tüm malları işyeri fabrikası gasp edilse de ailesinden birilerine tecavüz edilse de çocukları öldürülse de, kendisine küçük bir kıza tacizde bulunulması gibi bir iftira atıldığında susup bunu kabullenmesi gibi bir çok durumlarda mahkemeye gitmeyebilir. Bu kişinin kendi tercihidir, buna kimse bir şey diyemez.


Ama Dâru’l-Harp’te münafıklar/ müşrikler/ kafirler tarafından Müslümanların bu gibi durumlarda mahkemeye gitmedikleri bilinirse, diğer Müslümanlara saldırılar serbestçe yapılır hale gelir. Böyle olunca da Müslümanların dünyada çektikleri zülüm kat kat artmış olur.


İTİRAZ
Allah (Celle Celâluhû) yalnızca tek bir durumda küfür işlemeye ruhsat vermiştir. O ise; ikrah-ı mülci’dir. Ammar b. Yasir’in başına gelenlerin herhangi birisi senin başına geldi mi? Yoksa gözlerinin önünde ailen mi öldürüldü? İkrah olduğunda ve kalbi imanla dolu olmak şartıyla küfür işlenebileceğine cevaz vermiştir. Bunun da tağuta muhakeme olma konusunda bir pratiği yoktur. Milyarlarca malını hatta her şeyini kaybetse de Tehdit olmadan mahkemeye giden kafir olur. Bunlar ikrah sebebi değildir.


CEVAP:
Allah’ın hükümlerini kabul edip tağutun hükümlerini reddetmek imanın bir gereğidir. Buna itiraz eden olmaz. Evet zaruret, ikrah durumları olmadığı şartlarda, kalben inanarak, Allah’ın hükümleri dışında hüküm veren kişi -kim olursa olsun- kafir olur. Fakat kalbinde iman olduğu halde zaruri bir hadise gerçekleşirse kişi için durumun değişmesiyle kafir olmaz. Mesela sarhoş edici içki içen kişi, hükmünü inkâr etmiyorsa kâfir değil, günahkârdır. Hâlbuki bu günahı işleyen kişi, ya nefsine uyup ona itaât ediyor ya da şeytana itaât ediyor veya her ikisine de itaât ediyor. Eğer ki “itaât ibadettir; İslâmi olmayan mahkemeye giden kişi Tağut’a itaat etmiştir ve bunu yapan da itaât ettiğini ilâh edinen bir kâfirdir” diyenlerin iddiaları doğru olsaydı, her günah işleyenin kâfir olması gerekirdi. Çünkü günah işleyenler ya nefsine ya da şeytana itaât etmiştir. Buna zina, adam öldürme gibi günah işleyenleri misal verebiliriz. Bunların hiçbiri -Ehl-i Sünnet’e göre- kâfir olmaz, eğer ki hükmünü inkâr etmiyorsa. Yok, eğer siz ille de ‘kafir olur’ diyorsanız, Ehl-i Sünnet’in hammaddesi olan Selef’e tabi olduğunuz iddiasından vazgeçin!


Rasûlullâh (Sallaüâhu Aleyhi ve Sellem) başta olmak üzere Selef uleması, İmam Şafi, İmam Ahmed; Hanifilerden İmam Serahsi, İbn Hazm, İmam Suyuti … Hacccâc (Radıyallâhu Anh) hadisine bakarak malın telef olmasından dolayı zarar görülmesini ikrah sebebi saymışlardır. Milyarlaca malını namusunu her şeyini kaybetse de İslâmî bir mahkeme olmaması nedeniyle reddettiği halde mecburen tağutun mahkemelerine başvuranın kafir olduğunu iddia edenler, bunu söylemekle hem Allah Teâlâ’ya ve hem de Rasûlü’ne (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) karşı bir hüküm vemiş oluyorlar. Çünkü geride geçen Enes b. Malik (Radıyallâhu Anh) rivayetinde Rasûlullâh ın (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Haccac b. Alat’a (Radıyallâhu Anhmalını kurtarmak içi istediğini söylemesi konunsunda izin vererek malın telefini ikrah saymıştır.
Bir müslüman Haccac b. Alat olayında olduğu gibi Rasûlullâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) malın telefini ikrah sayması ve Selef ulemasınından mezhep imamlarından malın canın namusun ikrah sebebi sayanların görüşüne uyarak mahkemeye müracaat etmiştir. Buna rağmen bu itikade ve şartlara göre muhakeme olan müslümanları tekfir eden bilsin ki muhatabı mahkemeye müracaat eden Müslüman değil; Rasûlullâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), Selef uleması, mezhep imamları ve Halef ulemasıdır.

Sonuç: Darul harp’te bir insanın canına ya da namusuna bir zarar gelmesi veya malının telef olması; kendisine atılan iftira karşısında hakkını arayacak İslami mahkeme olmaması ya da zarar verenin Müslüman alimin vereceği kararı kabul etmemesi durumunda zarara uğrayan kişi tağutun mahkemesine müracaat edebilir. Mahkeme veya karakolda duruşmaya katılmak, tağutun hükmüne başvurmak değil, sadece haksız iftirayı ve saldırgan kişiyi defetmek, mümkün olduğu kadar suçlamayı kabullenmemek ve zararı önlemeye çalışmaktır. Kaynağı, naslardaki uygulama örnekleriyle alimlerimizin konu hakkında verdikleri hükümler/cevazlardır.
Kâfire ücret ile hizmet etmek mekruhtur. Fakat Dâr-ül-harpte caizdir. Kâfir ülkesinde, onların kanunlarına karşı gelmemek zarureti vardır. Hükümet mubahı da yasak etse, buna uymak vaciptir. Kendini tehlikeye atmak caiz olmaz.1552

Benzer Konular

Bir Cevap Yazın