Müşrikler Rububiyet Tevhidini Biliyormuydu?

Ebu Hamid bin Merzuk ‘Ehl’i Sünnetin Müdafası Bera’atü’l-Eş’ariyyin min Ak’aidi’l-Muhalifin min’ adlı eserinde şöyle diyor: “İbni Teymiyye’nin rubûbiyyet tevhidi ile ulûhiyyet tevhidi hakkındaki görüşüne yazdığı eserlerin dört yerinde ayrı ayrı rastladım. Okuyucuların anlaması için önce İbni Teymiyye’nin bu görüşlerini zikredip sonra iptal edeceğim:

Ebu Hamid bin Merzuk: Ben de şunu derim ki, İbni Teymiyye, yazdığı eserlerinde arzusunu, avam tabakası ile onlara benzer birçok sahte fakihlerin pazarlarında değerlendirilmesi için, sâlih Selef zâtlarından, Kur’ân ve hadisten bahsetmekle onları şaşırtmıştır. Ancak İbni Teymiyye yukarıda geçen bu sözü ile görüşlerini açıklamış, söylediği şeyleri ne Kur’ân’ın ve hadîsin ve ne de Selef’in dediklerine bağlayabilmiştir. 

Ben de  Allah’ın kudret ve tevfikiyle İbni Teymiyye’nin basit düşünceli kimseleri şaşırttığı ölçüsüne karşı tam ve gerçek olan kesin delillerle kendisini değerlendirerek derim ki: yukarıda İbni Teymiyye’nin dört yerde söylediği bu sözleri bâtıldır, bizim dayandığımız temelleri şöyle sıralayalım:

1. İbni Teymiyye’nin mezhebine intisap eylediği Ahmed bin Hanbel ve talebeleri tevhidi, Rubûbiyyet tevhidi ve Ulûhiyyet tevhidi diye İkiye ayırmamışlardır.

2. Etbaü’t-Tâbiîn’den herhangi birisi, talebesine tevhid iki kısımdır. Bunlar, Rubûbiyyet tevhidi ile Ulûhiyyet tevhididir. Ulûhiyyet tevhidini bilmeyen kimsenin Rubûbiyyet tevhidini bilmesine değer verilmez, dememiştir. Şayet İbni Teymiyye ile insan ve cinler bile bunun ispatı için birleşseler, mezkûr kimselerin hiçbirisinden böyle bir rivayeti ispat edemezler.

3. Tabiînden hiçbirisi, talebesine mutlak tevhid, Rubûbiyyet tevhidi ile Ulûhiyyet tevhidi diye iki kısma ayrılıyor, dememiştir.

4. Peygamber (sallallâhu Aleyhi ve sellem)’in Sahabesinden (Radıyallahu Anhum) hiçbirisi, tevhid Rubûbiyyet tevhidi ile Ulûhiyyet tevhidi olmak üzere iki kısma ayırmamıştır. “Ulûhiyyet tevhidini bilmeyen kimsenin, Rubûbiyyet tevhidini bilmesine önem verilmez. Çünkü müşrikler de Rubûbiyyet tevhidini biliyorlar” dememiştirler.

İbni Teymiyye ile arkadaşlarının bu yeni çıkarılan tevhid taksimi hususunda zail bir rivayetle de olsa bize nakletmesi ve ispat etmesi gerekir.

5. Aziz ve Yüce Allah’ın kitabının geniş beyanı olan Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve sellem)’in hadislerini içine alan Sahih’ler, Sünen’ler, Müsned ve Mu’cem’ler (adlı eserler) de, Rubûbiyyet tevhidi, Ulûhiyyet tevhidi diye tevhid iki kısma ayrıldığını gösteren bir delil yoktur.

6. Tâ ki, Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in halkı dine daveti, “Lâ ilâhe illallâh ve enne Muhammeden Rasûlullâh’ kelime-i şehadetin söylenilmesinden ve putlara tapmaktan vazgeçilmesinden ibaret olduğu hususunda hadîs kitaplarında fazlasıyla rivayet geçmektedir. O hadislerden en meşhuru, Hazreti Muaz bin Cebel’in hakkında rivayet edilen hadis-i şeriftir ki, onu Yemen’e gönderirken kendisine şöyle buyurdu:

– “Onları, “Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden Rasûlullâh” (Şehadet kelimesini) demeye davet et. Bunu kabul ederlerse, gece ve gündüzde (yirmi dört saatte) üzerlerine beş vakit namaz kılmalarının farz olduğunu onlara bildir …” Beş sahih hadis kitaplarının rivayet edip İbni Hibban’ın da doğruladığına göre, Arabi’nin (çölde yaşayan bedevi) birisi Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve sellem)’e Ay’ı gördüğünü haber verir. Bunun üzerine, Hazreti Peygamber oruç tutulmasını emretmiş ve adamdan şehadeteyn (Eşhedü enne la ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden Rasûlullâh) kelimesiyle ikrar edip etmediğinden başka hiçbir şey sormamıştır. İbni Teymiyye’nin bu bâtıl görüşüne göre Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), bütün halkı, Rubûbiyyet tevhidini bildikleri için, onları bilmedikleri Ulûhiyyet tevhidine davet etmesi ve Muaz bin Cebel’e, halkı Ulûhiyyet tevhidine davet et! Ve Ramazan ayının hilâlini gören Arabî’ye de “ Ulûhiyyet tevhidini biliyor musun? ” diye sorması lâzımdı!

7. Allah Teâlâ aziz kitabında mutlak kelime-i tevhidi emreder. Nitekim Allah tebareke ve teâlâ, Peygamberine (Sallallâhu Aleyhi ve sellem) hitaben, “Öyleyse, bil ki Allah’dan başka mâbud yoktur.” (Muhammed sûresi, âyet: 19) diye buyurmuştur.

Kur’ân-ı Kerim’deki tevhid hakkında varid olan bütün âyetlerde ve okunması sevap bakımından Kur’ân’ın üçte birisine eşit tutulan İhlâs sûresinin de durumları böyledir. Allah Teâlâ:

“Ona (Kur’ân’a) ne geçmişte ne de gelecekte bâtıl (boş şeyler) yol bulamaz …” (Fussilet, 42)

diye vasıflandırdığı aziz kitabında kullarına ulûhiyyet tevhidini emretmemiş ve onlara, ulûhiyyet tevhidini bilmeyen kimsenin, Rubûbiyyet tevhidini bilmesine önem verilmez diye buyurmamıştır.

8. İlâh, Rab mânâsına Rab da ilâh manasınadır. Mânâ itibarıyla ikisi birbirlerinden ayrılmazlar. Her biri diğerinin yerine kullanılır. Bu şekilde kullanılmaları, Allah’ın kitabında (Kur’ân’da) pek çoktur. Keza Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve sellem)’in hadîslerinde de durum böyledir. Allah tebareke ve Teâlâ:

“Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz! …” (Bakara sûresi, âyet: 21) diye buyurur.

Halbuki İbni Teymiyye’nin bâtıl inancına göre, insanlar, Rubûbiyyet tevhidini bilip Ulûhiyyet tevhidini bilmedikleri için, Allah Teâlâ bu âyet-i celilede, “ilâhınıza kulluk ediniz! ” buyurması lâzımdı. Allah Teâlâ, “Allah, kendisine hükümranlık verdiği için İbrahim ile Rabbi hakkında tartışan kimseyi (Nemrud’u)’ görmedin mi?. ” (Bakara sûresi, âyet: 258) meâlen buyurmuştur.

İbni Teymiyye’nin bâtıl inancına binaen Nemrud’un Rubûbiyyet tevhidini bilip Ulûhiyyet tevhidini bilmediği için Allah Teâlâ bu âyette, “İbrahim ile İlâhı hakkında tartışanı” diye buyurması gerekirdi. Yine batıl itikadina göre, Allah Teâlâ:

“Ey insanlar (Mekkeliler! ) Sizi bir şahıstan, zevcesini de ondan yaratıp, bunlardan birçok erkek ve kadın meydana getiren Rabbinizin azabından sakının!” (Nisa sûresi, âyet: 1) meâlen buyurduğu âyette, Rabbiniz demeyip de İlâhınızın azabından sakının, buyurması lâzımdı. Ve “Ey Muhammed! Onu hatırla ki, Havariler: Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra yemek indirebilir mi? dediler.” (Maide süresi, âyet: 112) meâlen buyurduğu bu âyette yine İbni Teymiyye’nin bâtıl inancına göre, Rabbin kelimesi yerine, “İlâhın” buyurması lâzımdı. Yine onun inancına göre, Allah Teâlâ: “Sonra kâfir olanlar, Rablerini başkalarıyla bir tutarlar.” (En’am sûresi, âyet: 1) buyurduğu âyetin meali yerine “sonra kâfir olanlar İlâhlarını başkalarıyla bir tutarlar.” buyurması lâzımdı. Kur’ân-1 Kerim’de bu gibi tâbirler pek çoktur.

9. İbni Teymiyye’nin bu bâtıl itikadına göre, bütün kulları Rubûbiyyet tevhidini bilip Ulûhiyyet tevhidini bilemedikleri için, Allah tebareke ve teâlânın, onlara Ulûhiyyet tevhidini beyan etmesi, onları dalâlete (sapıklığa) götürmemesi, yalnız mutlak tevhidin yarısını bilmediklerinden dolayı onları cezalandırmaması vacip olup onlara, “.Bugün size dininizi ikmâl ettim, üzerinize, nimetimi bol verdim (tamamladım) ve İslâm’ın size din olmasına razı oldum.” (Maide sûresi, âyet: 3) buyurmaması gerekiyordu. İbni Teymiyye’nin dediği gibi, Ulûhiyyet ile Rubûbiyyet arasında fark olsaydı, kendiliğinden söz söylemeyen Hazreti Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve sellem) halkı Allah’a (Celle Celâluhû) davet ettiği zaman, bilmedikleri Ulûhiyyet tevhidini onlara beyan etmesi lâzım gelirdi ki beyan etmemesinin sebebi, ya kendisi de Ulûhiyyet tevhidini bilmiyordu veya biliyordu da ketmettiği ihtimalidir. Hazreti Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in hakkında bu iki ihtimalin düşünülmesi hatadır.

10. Yine, müşrikler hakkında nazil olan Allah Teâlâ’nın meâlen: “Yedi göğün ve yüce Arş’ın Rabbi kimdir? de” (Mü’minün sûresi, âyet: 86), “Allah’tır.” diyecekler. (Mü’minün sûresi, âyet: 87) buyurduğu âyeti Müslümanlara hamletmesi de fasittir. Zira İbni Teymiyye’nin batıl itikadına göre, müşrikler Rubûbiyyet tevhidini bilmiş olsalardı, Allah Teâlâ, Peygamberi (Sallallâhu Aleyhi ve sellem)’e:

“Eğer biliyorsanız (söyleyin), her şeyin melekûtu (yönetimi) kendisinin elinde olan, kendisi her şeyi gözeten, fakat kendisi korunmaya muhtaç olmayan kimdir?” diye sor! ” (Mü’minün sûresi, âyet. 88) diye emretmez ve onlar, bu şeylerin yaradanını bildikleri için, kendilerinden bu şeyleri sorması hakkındaki emri abes olup, mevcut olan bir şeyin tahsili kabilinden olacaktı ki, bu talebin Allah Teâlâ’dan sâdır olması muhaldir.

Şayet yine onun bu bâtıl görüşüne göre müşrikler Rubûbiyyet tevhidini bilmiş olsalardı; Aziz ve Yüce Allah’ı ve kıyameti inkâr edip kâfir olmaz, başkalarını Allah’a ortak etmez, onlara ibadet etmezlerdi.

Onlara: ‘And olsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi size verdiklerimizi ardınızda bırakarak bize birer birer geldiniz; içinizde Allah’ın ortakları olduğunu sandığınız Şefaat’çılarınızı beraber görmüyoruz. And olsun ki aranızdaki bağlar kopmuş, ortak sandıklarınız sizden ayrılmışlardır’ denecek. (En’am sûresi, ayet: 94 )

Hülasa: Biraz önce serdettiğimiz ayetler ve benzerleri, müşriklerin mabudlarını, bazı Rububiyyet özelliklerinde de Allah’a (Celle Celâluhû) ortak koştuklarına delalet eder. Allah (Celle Celâluhú) kabul etmese bile kabulü kesin geçerli bir Şefaati, rab edindikleri hakkında Rubûbiyyette ortak koşmalarının gereği olarak sabit kılıyorlardı. Tıpkı Allah’ın (Celle Celâluhů) onlara vermesiyle Rableri’nin yeryüzü halkı hakkındaki meşietlerinin geçerli olduğuna inanmaları gibi ve onların müstakil “kün” kudretiyle fayda, zarar, yardım, rızık verme, engelleme, mülk ve rubûbiyyette tasarruf hakkına sahip olduklarına inanıyorlardı.

Şirkle birlikte Allah’a (Celle Celâluhů) iman sahibine fayda verebilir mi? “Allah, üçün üçüncüsüdür” diyenler elbette kâfir olmuşlardı. ” (Maide 73) Aynı şekilde kalp, tedbir ve yaratmayı sadece kendisi için ikrar ettiği zatın karşısında ibadet ederek boyun eğer. Müşriklerin, Allah’dan (Celle Celâluhů) başkasına ibadet etmeleri, tedbir ve yaratmanın sadece Allah’a (Celle Celâluhû) ait olduğunun kalplerine yerleşmediğine delalet eder. Kalp bu konuda mutmain olmadan, sabit ve istikrarlı kalmadan Tevhid meydana gelmez. O zaman Rubûbiyyet Tevhidi’nin bazı özelliklerini sadece Allah’a (Celle Celâluhû) has kılıp bazı özelliklerinde ise şirk koşan kimsenin Rubûbiyyet Tevhidini ikrar ettiği söylenemez.

İTİRAZ

Evet Rasûlullâh (Sallallâhu Aleyhi ve sellem) ve Sahabe’den hiç kimse tevhidi üç taksim olarak ayırmadı ama manen vardı.

CEVAP

Rasûlullâh (Sallallâhu Aleyhi ve sellem) ve Selef zamanında yoktur diyerek birçok şeye “bid’attir, bid’atin hasenesi olmaz’ diyen Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenlerin böyle bir ayrıma da bid’at demeleri gerekiyordu.

Madem manen var olmasını delil olarak kabul edeceksiniz; bizim yaptığımız bazı şeylere “Rasûlullâh demiş mi yapmış mi, Sahabe demiş mi yapmış mı’ diyerek bid’at diyordunuz. Biz de yaptıklarımıza manen var lafzen bid’at olabilir dersek kabul edecek misiniz.? Eğer kabul etmezseniz kendi yaptıklarınızı bid’at görmeyip başkalarını yaptığını bid’at görmekle çelişkiye düşmüş olmaz misiniz?

“Onlarla Munazara Zordur ve Elbâni’nin Ibn Teymiyye’nin Kitaplarında Zayıf ve Uydurma Hadislerin Olduğunu söylemesi” konularında geniş örnekler ile açıklandığı gibi, İtibar ettiğiniz Elbâni’nin demesine göre Ibn Teymiyye, Ibn Kayyımın, zayıf hadisle hatta uydurma hadisle amel edip kitaplarına yazmış iken, bizim getirdiğimiz hadisleri zayıflatmaya çalışıp delil olarak kabul etmiyorsunuz. İşinize geldiği zaman te’vil yapmazken, işinize geldiği zaman te’vil yapıyorsunuz. İşinize geldiği zaman dört mezhepten birine sarılıp kabul ederken, işinize gelmediği zaman dört mezhebin görüşünü kabul etmiyorsunuz. Bu anlattıklarımıza örnekleri bu kitabın birçok yerinde göreceksiniz. Tevhidi, rubübiyyet ulühiyyet isim ve sıfat tevhidi diye ayırmak bid’at iken, siz buna bid’at demeyip amel etmenizde bu çelişkili durumlarınızdan biri olmuş oluyor.

Tevhidi üçe taksim etme hususunda bazı düzenlemeler yapıldıktan sonra ihtilafların giderilmesi ve birlik adına ortak bir görüş oluşması için yapıcı olarak şöyle denilebilirdi: “Tevhidi üçe taksim etmek Kuran’a ve Sünnet’e aykırı olmaması yönüyle sapıklık ifade edilen İslâm şeriatında aslı olmayan bir şeyi icat etmek anlamında olan şer’î anlamda bid’at değildir. Aslı olması itibarıyla lügat anlamında bid’attır, yani bid’at-1 hasenedir” denilebilir. Dikkat edin iki şekliyle de bid’at diye anılıyor. Ama biri caiz değil, diğeri ise caizdir. Alimlerimiz bu ve benzeri konularda kendi aralarında birlik beraberlik adına orta bir yol bulabilir. Yeter ki yorumlarımızı tekfir yönüne değil; birlik, beraberlik yönüne doğru yapalım.

İTİRAZ:

Mekkeli müşrikler Rubûbiyyet tevhidini kabul ediyorlardı. Onlar Allah’ın yaratıcı, rızık veren malik ve bütün işleri çekip çeviren olduğuna iman ediyorlardı. Mekkeli müşrikler, göğü ve yeri yaratanın, güneşi ve ayı kontrol edenin, Allah olduğuna inanıyorlardı. Onların sorunu Rububiyyet tevhidinde değil, Ancak Ulûhiyyet tevhidi hususunda Allah’a şerik koşmuşlardır. Onlar Allah’a daha çok yaklaşmak için, aracılar edinip onlara ibadet ederlerdi. Mekkeli müşrikler, sıkıntıya düşünce, dini yalnız Allah’a halis kılıyorlardı. Fakat o sıkıntıdan Allah Allah (Celle Celâluhû) onları kurtarınca, tekrar Allah’a eşler koşuyorlardı. İstiğasede bir insan Allah’dan gayrısından yardım istediğinde tevhidin üç kısmında Rubûbiyyet, Ulûhiyyet, İsim ve Sıfat Tevhidinde şirk koşmuştur.

CEVAP:

Müşrikler putlara yaptıkları secde ve benzeri hareketlerle onların müstakil fayda ve zarar verme, Allah’dan (Celle Celâluhú) bağımsız olarak dilediklerinin gerçekleşmesi vasıflarını haiz olduklarına itikat ediyorlardı. İsterse Allah (Celle Celâluhů) katında Şefaatleri kastedilmiş olsun. Zira Müşrikler, Allah’ın (Celle Celâluhû) en büyük rab, putlarının ise bir alt kademede rabler olduklarına; onların (bir alt tabaka da olsa) rububiyyetlerinin gereği olarak Allah’dan (Celle Celâluhû bağımsız/ müstakil olarak dilediklerinin gerçekleştiğine itibar etmekteydiler. İşte bu, birçok ilahın varlığına itikat etmek olup şirktir. Müslümanlardan hiçbir kimse böyle bir inanç içerisinde değildir.

İstiğasede bulunan hiçbir Müslüman “ben şeyhimi Allah’a (Celle Celâluhů) denk gördüm, O’na eşittir” demez.

“insanlardan kimi de Allah’dan başka şeyleri O’na eş tutuyorlar da onları, Allah’ı sever gibi seviyorlar … (Bakara 165)

Sahabe, Rasûlullâh’ı aşırı derecede sever ve saygı gösterip itaat ederlerdi. Evet tasavvuf ehli, mürşidini/hocasını sever ama hiçbirisi “Allah’a (Celle Celâluhû) eş tuttum, Allah’ı sever gibi seviyorum” demez; şeyhini İbadete layık görüp “ona ibadet ediyorum” demez.

İşte tutmuş, bunca ilâhı tek bir ilâh yapmış. Bu gerçekten şaşılacak bir şey, çok tuhaf! ” (Sad Suresi 38/ 5

Kendilerinin rububiyyetine inandıklarına (ahirette) şöyle hitap ediyorlardı: “Vallahi biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Çünkü biz sizi, âlemlerin Rabbi ile bir seviyede tutuyorduk.” (Şuara 97 ve 98 ayet)

Yalancının doğruyu söylemesi bakımından batıl ilahlarını alemlerin Rabbine eşit tuttuklarını itiraf edişlerini ve pişmanlığın fayda vermediği bir zamanda mücrimlerin nasıl pişman olduklarını duy. Bahsettikleri “bir seviyede tutma” ilahlarına rububiyet özelliklerini nispet etmeleridir.

“insanlardan kimi de Allah’dan başka şeyleri O’na es tutuyorlar da onları, Allah’ı sever gibi seviyorlar …” (Bakara 165)

Yine Allah Teâlâ; “Onlar, (ummetinden önceki Ummetler) kendilerine çok acıyıcı (Rahman) olan Allah’ı inkar ettiler. (Onlara), 0, benim Rabbimdir, de …”, (Ra’d sûresi, âyet: 30).

“Onlar, kendileri için kuvvet ve şeref (kaynağı) olsunlar diye, Allah’dan başka ilahlar edindiler. (Meryem Suresi 81)

Hiç şüphesiz siz ve Allah’dan başka kulluk ettikleriniz cehennem odunusunuz. Siz oraya varacaksınız. (Enbiya Suresi 98)

Eğer onlar ilah olsalardı oraya varmazlardı. Halbuki hepsi orada ebedi kalacaklardır. (Enbiya suresi 99)

Bu ve daha önce verilen pek çok ayetlerde müşriklerin taptıklarının da cehenneme gideceği bildiriliyor. Demek ki müşrikler Hazreti İsa’yı ve Hazreti Üzeyir’i (Aleyhimesselâm) ya da eski zamanda veli kullardan daha başkalarını put olarak görmüşler. Hazreti İsa ve Hazreti Üzeyir (Aleyhimesselâm) cehenneme gitmeyeceklerine göre demek ki müşriklerin taptıkları ya cinlerden veya başkalarından canlı/cansız varlıklardır.

İşte bu âyetlerden de anlaşılıyor ki, müşrikler kendilerine bir değil, birçok rablar edinip onlara ibadet ederlerdi. Allah Teâlâ’nın rubûbiyyetini inkâr eden müşrik bir kimseye hitaben; arkadaşından hikâyetle;

“Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: “Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda seni insan kılığına koyanı mı inkâr ediyorsun? İşte 0, benim Rabbim olan Allah’dır …” dedi.” (Kehf âyet 37 -38).

“Allah’a and içeriz ki biz apaçık azgınlık içinde idik; çünkü biz sizi âlemlerin Rabbine eşit tutmuştuk.” (Şuarâ âyet: 97 – 98).

الحمد لله الذي خلق السماوات والأرض وجعل الظلمات والور ثم الذين گﺅوا بربهم يتحدثون

Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur. Böyleyken kâfirler hâlâ Rablerine başkalarını (håla putları, birtakım varlıkları) eşit (denk) tutuyorlar. (En’am, 1. Ayet)

Bu âyet-i celilelerin mânâsına dikkat edildiğinde, zahire göre biz sizi kendimize rablar edindiğimiz için, demektir. Yine;

“Bir de onlara, “bağışlayıcı’ya (Rahman’a) secde edin! ” denildiğinde, “bağışlayıcı (Rahman) nedir? Senin emrettiğine secde eder miyiz? ” derler …” (Furkan âyet: 60)

Onlara: “And olsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi size verdiklerimizi ardınızda bırakarak bize birer birer geldiniz; içinizde Allah’ın ortakları olduğunu sandığınız Şefaatçılarınızı beraber görmüyoruz. And olsun ki aranızdaki bağlar kopmuş, ortak sandıklarınız sizden ayrılmışlardır’ denecek. (En’am ayet: 94)

Müşriklerin itikatleri de bir değildir. Evet, müşrikler ve birtakım kâfirler Allah’ın varlığını inkâr etmezler. Ancak, “hiçbir kâfir vel veya müşrikler Allah’ın varlığını inkâr etmez, müşrikler Rubûbiyyet tevhidini kabul ediyorlardı” sözü hatadır. Zîrâ kimi kâfirler, âlemin yaratıcısını inkâr ederler. Dehrîler ve (sıfatları kabûl etmeyen değil de, Allah’ın zâtını inkâr eden) Muattile bunlardandır. Hristiyanlar İsa (Aleyhisselâm)’da, Yahudilerin de Üzeyir (Aleyhisselâm’da Allah’a ortak koşmalarında, Hakk’ın dışında herhangi bir varlıkta güç ve kudret vehmettikleri için müşrik olmuşlardır. Yani, Hazreti İsa ve Üzeyr (Aleyhimesselâm)’da Allah’ın yarattığı bir kudret yerine müstakil bir kudret vehmetmişlerdir.

“Bizi ancak geçen zaman yokluğa sürükler” diyen bazı müşrikler gibi Allah’ın (Celle Celâluhû) varlığını inkâr edenler vardı. Hayr ve şe için iki ilahın varlığını kabul eden Düalistler vardı. Yıldızların tedbir sahibi olduklarından dolayı ibadet edilmeyi ve ihtiyaçların onlardan istenilmesini hak ettiklerini iddia eden; günlük hadiselerde, insanın iyi ve kötü olmasında, sağlığında ve hastalığında tesirleri olduklarına itikat eden yıldız tapıcısı Sabiiler vardı. Şimdi Tedbir’i Allah’dan (Celle Celâluhû) başkasına nispet etmiş bu toplumlar için, “Rububiyyet Tevhidini birliyorlardı” denilebilir mi?

Yine akıllı kimse, Allah’ın varlığını inkâr eden Dehriyye, tek bir ilâhın varlığını inkâr eden Seneviyye, birçok îlâh ve Rablar olduğuna hükmeden Veseniyye (putlara tapan) ve Tenasühiyye, Mazdekiyye, Hürremiyye, Babiyye ve Marksiyye taifelerinin hepsi sapık oldukları halde, hepsinin Rubûbiyyet tevhidini bildiklerini iddia eder mi?

Halbuki yeryüzü sâkinlerinin çoğu, Rabbi inkâr eden Dehriyyûn, Tabiîyyûn, ibahiyyûn ile Melâhîde taifeleridir. Hattâ Avrupa halkı gibi Hıristiyan ve Yahudi dininde olanların çoğu, bu iki dinden çekilip ilhad ve İbahe dinine girmiş olup, Nuh aleyhisselam’ın zamanından beri İlhadçılık ile İbahilik mezhepleri yeryüzünde yaygın hâldedir. Şimdilerde, yeryüzünün sakinlerinin dörtte birini teşkil eden insanlar bu iki inanç üzeredirler. Akıllı kimse, “Müşriklerin bu itikatları küfür olduğu hâlde, nasıl Rubûbiyyet tevhidini biliyorlar?” diyebilir. Rubûbiyyet tevhidini ikrar ettikleri kabul edilse de İslâm uleması nezdinde buna tevhid denilemez.

İbni Teymiyye’nin inancına göre, Rubûbiyyet’in ikrar edilmesi tevhid olsaydı, mütekebbir ve zâlim Kureyş müşrikleri, Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in doğruluğunu tasdik etmeleriyle – Allah’ın âyetlerini tekzib etmelerine rağmen- tevhid olacaktı. Hâlbuki akıllı kimse bunu kabul edip söylemez. Kureyş müşriklerinin, Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in doğruluğunu tasdik ettiklerini ve Allah’ın âyetlerini inkâr ettiklerine dair

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

İnananlara rastladıkları zaman, ‘İnandık’ derler, elebaşılarıyla baş başa kaldıklarında, “Biz şüphesiz sizinleyiz, onlarla sadece alay etmekteyiz’ derler. (Bakara 14)

“Onlar, seni yalancı çıkarmıyorlar, lâkin (bilakis) o zâlimler, Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.” (En’âm 33)

“endad” “nid” kelimesinin çoğuludur. O da lügat ve tefsir ehline göre karşıt bir misil ve rakip demektir. Müşriklerde putlarına hakka bir ortaklık çeşidi itikat ederek dua ediyorlardı.

Allah’ın yarattığı ekinlerle hayvanlardan Allah’a bir hisse ayırıp, boş düşüncelerine göre, bu Allah’ın diyorlardı, bu da ortaklarımız olan putların diyorlardı. En’am: 136

“Onlar (müşrikler) bir hayâsızlık yaptıkları zaman: ‘Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk, Allah da bize bunu (fuhuşla ameli) emretti’ derler. O iman etmeyenlere söyle; Allah hiçbir zaman fahşayı emretmez. Bilmeyeceğiniz şeyleri Allah’ın üzerine mi (atip, iftira ederek) söylüyorsunuz.” el-A’râf 7/28. 

Kur’an-ı Kerîm’de:

Onlara: ‘Allah’ın indirdiği hükümlere uyun!’ denildiğinde, onlar ‘Hayır biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, hakikati de bulamamış idiyseler? ” el-Bakara 2/170.

Bu hususta Kadı İyâz şunları söyler:

Peygamber (sallallâhu Aleyhi ve sellem)’in Muaz (Radiyallâhu Anh)’a Yemenliler’i evvela Allah’ı (Celle Celâluhû) tevhide ve Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve sellem)’in peygamberliğini tasdike davet etmesini emir buyurması, onların Allah Teâlâ’yı (Celle Celâluhû) bilmediklerine delildir. Yahudilerle Hıristiyanlar hakkında hâzik kelâm ulemasının mezhebi de budur. Yahudilerle Hıristiyanlar, her ne kadar ibadet ederek ellerindeki semʻi deliller icâbi, Allah’ı bildiklerini göstermek isterlerse de, onlar hakikatte Allah’ı bilmezler. Gerçi akıl, bir peygamberi tanımayan kimsenin Allah Teâlâ’yı (Celle Celâluhû) bilmesini mümteni’ saymazsa da Mecûsilerle, Seneviyye fırkaları Allah’ı da bilmemişlerdir. Binaenaleyh, onlar kendisine ibâdet ettikleri mabutları için “Allah” da deseler, Allah o değildir. Çünkü o Vacibü’l-Vücûd olan Allah’ın (Celle Celâluhû) sifatlarıyla mevsûf değildir. Şu halde Yahudilerle Hıristiyanlar, Allah Azîmüşşân’ı bilmiyorlar, demektir. ” (1)

Hâfız b. Hacer el-Askalânî diyor ki:

Uzman/önde gelen Kelâm âlimleri dediler ki: Allah Teâlâ’yı mahlukatına benzeten veya O’na (uzuv veya parça manasında) el veya çocuk atfeden kişilerin taptıkları ma’butları, Allah Teâlâ değildir; ona “Allah” deseler bile. (2)

Onlar, Allah’ı bırakıp ancak dişilere tapıyorlar. Halbuki (aslında) azgın bir şeytana tapmaktadırlar. (Nisa Suresi 117)”

Ayetteki “dişiler”den maksat, müşrik Arapların; genellikle “dişi” (ünsâ) diye adlandırdıkları, Lât, Uzza, Menât gibi putlarıdır.

Allah (Celle Celâluhû) taptıklarının cehenneme gideceklerini söylüyor. Bazılarının azgın bir şeytan olduğunu söylüyor. Salih Allah dostlarıyla bu azgın şeytanı kıyaslayanlara ne diyelim: El insaf. Peygamberimiz Aleyhisselam, Halid bin Velid’i (Radiyellahu Anh) Uzzâ’yı öldürmesi için gönderdiğinde Halid bin Velid’in karşısına kapkara, çırılçıplak, saçı başı darmadağınık elleri boynunda, dişlerini gıcırdatan bir kadın dikiliverince, Halid b Velid’in sırtının tüyleri ürperdi. Halid bin Velid, kılıcını sıyırmış olduğu halde, ona doğru vardı ve: “Ey Uzza! Seni tanımak yok! Tenzih ve tasdik etmek de yok!” diyerek kılıçla vurup şeytan karıyı ikiye böldü O zaman, o, kapkara bir kül haline geldi. Halid b Velid, Uzzâ ağacını da kesti, (3)

Müşrikler Allah’ın (Celle Celâluhû) “azgın bir şeytana tapmaktadırlar” buyurduğu putlarını Allah’a (Celle Celâluhû) denk tutarak ibadet edip onlardan yardım istedikleri için şirk işlemiş oldular.

Bir yanda hiçbir şeyi Allah’a ortak, denk görmeyen, ibadete layık görmeyen, şeriatının bütün emir ve yasaklarına uyan, düşünüp yaptıklarını bir ayet ve hadise dayandıran Müslümanlar var. Diğer yanda putlarını Allah’a ortak koşup, denk gören, ibadete layık görüp onlara ibadet eden, şeriatının bütün emir ve yasaklarına uymayan, bazılarının Allah inancı bile olmayan müşrikler var. Selefi görü üzere olduğunu iddia edenler. Müşrikler için inen âyetlerle ve hadîslere yorum ve kıyas yaparak Müslümanları müşrikler ile bir tutmak için Mekkeli müşrikler Rubûbiyyet tevhidini kabul ediyorlardı. Onlar Allah’ın yaratıcı, rızık veren malik ve bütün işleri çekip çeviren olduğuna iman ediyorlardı. Onlar Allah’a daha çok yaklaşmak için, aracılar edinip onlara ibadet ederlerdi. Diyerek Müslümanların itikadi ile müşriklerin itikadini bir tutmak Harici metodudur. Müşrikler Kabe’yi tavaf ediyorlardı Müslümanlarda tavaf ediyor ikisi birdir diyebilir miyiz?

Bütün bu anlattıklarımızı anlamayan veya anlamak istemeyenler, kafirler ve putları hakkında inen ayetleri kafalarına göre yorumlayarak Müslümanları ve Evliyâullâh’ın büyüklerini kafir ve putların konumuna koyuyor ve böylece kendilerini büyük bir tehlikeye atıyorlar. Meselenin asli, Allah (Celle Celâluhû) tarafından, isnâd-ı mecâzî-i luğavî veya hakikat-i örfiyye nevinden bir güce muktedir kılınan mahlûklar ile, böyle bir güç bile kendisine verilmeyen mahlûklar olan putları batıl bir kıyasla birbirine kıyaslamaktır ki bu akıllıların yapabileceği bir iş değildir. Çünkü kıyasın bir ölçüsü vardır. Sizin kıyasınızdaki menât (4)  vesile olmak ise; vesilenin farz, vacip, sünnet, müstehap, mendup, mübah, mekruh ve haram olanlan vardır. O zaman eğer art niyetli değilseniz, menâtınız puta ibadet ise: böyle bir şeyi söyleyen ve eden yok. Hâlbuki müşrikler putlarını Allah’a ortak koşuyor, hem ibadet ediyor hem de ettiklerini söylüyorlar. Bu puta ibadet etmek, şu batıl kıyâs sahibince menât değil ancak netice olabilir.

Yok, eğer kıyasa bile dayanmayan içtihadınızla muhatabınızın fiilini puta tapma fiiline dâhil ettiyseniz, bunu bırakın. İlmi müzakere ve münakaşa ayrı ayrı şeylerdir. Eğer, “tamam, her vesile ve vasıta şirk değil, kabul ettim, ama ‘vesile arayınız!’ âyetindeki vesile şudur” diyorsanız, âyet veya hadisin makul ve kesin delaleti bulunmadan tahsis ve sınırlama yetkisini nereden aldınız? Atalarından beri şirke alışmış olan cahiliye kafası, bunca insanın çeşitli emel ve duygularını yalnız tek bir mabudun tatmin edebileceğini düşünemiyor, her şeyin hükümranlığının onun elinde olduğunu anlayamıyor ve tevhide şaşıyorlardı. Ancak sorulduğu zaman, bu müşrikâne hareketlerini doğru göstermek için, putlarla ilgili olarak “biz onlara ibadet etmeyiz. Sadece bizi Allah’a yaklaştırmaları için onlara ibadet ediyoruz” diyorlardı.

Bir kimse, bir fiili yaratan ve kâinatı kontrol edebilen Allah Teâlâ ışında bir varlık olmadığını bilerek ve inanarak; o fiili, ortaya skmasına sebep olan vasıtalardan birine nispet ederek “o yaptı” diyorsa, o vasıtayı sadece Allah’ın iradesine uygun hareket eden bir vesile ve sonra olacakların bir alameti olarak görüyor demektir ki, böyle bir kimse âlimlerin ittifakıyla kâfir olarak nitelenemez. Netice olarak: gerek insan gerek peygamber olsun herhangi bir kişiyi Allah’a (Celle Celâluhû) ortak koşarak bir şey isterse müşrik olur. Eğer gerçek fail ve yaratıcının Allah (Celle Celâluhû) olduğunun farkında olarak, fiili o vasıtaya nispet ediyorsa kâfir olmaz.

Selefilik iddiasındakiler, bunu idrak edemeyip kafirler ve putları hakkında inen ayetleri de kendi kafalarına göre Müslümanlara çevirip zan, yorum ve haksız ithamlarda bulunarak müslümanları şirk ile itham edip tekfir ederler.

Sûfiler, Ehl-i Sünnet itikadına sahiptirler. Onlar Sûfiler, (fenâ fi’l-effâl, fenâ fi’s-sıfat ve fenâ fi’z-zât mertebelerinde) Hakk’ın fiil, sıfat ve zatından başka bir şey müşahede etmezler. Ayrıca onun dışında herhangi bir mahlûkta kudret tevehhüm edilmesine, Allah’dan (Celle Celâluhû) başka hakiki bir fail kabul edilmesine şiddetle karşı çıkarlar. “Yardım etti, yedirdi, içirdi, oturdu, kalktı” gibi sözler de mecazidir. Gerçekte yardım eden, yediren, içiren, oturtan, kaldıran Allah’dan (Celle Celâluhû) başka bir varlık yoktur. Ne bir peygamber ne bir veli ne de herhangi bir yaratık Allah’ın (Celle Celâluhû) irade ve kudreti olmadan yerinden kımıldayamaz.

Allah, (Celle Celâluhû) putlara olağanüstü güçler ile insanlara faydalı olması için gereken izni ve ilmi vermediği halde, kâfirler Allah’a mahsus bir sıfatın/gücün putlarında da olduğunu düşünüp ancak Allah’ın (Celle Celâluhû) yapabileceği şeyleri, yapamayacak olan putlarından istedikleri için şirk işlemiş oldular. İstiğasede bulunan Müslümanlar ise yukarıda geçen ve birazdan göstereceğimiz ayet ve hadisler; Peygamberler, Sahabe ve Tabiin’den istiğase yapma örnekleri/bilgileri ışığında, meleklerden-peygamberlerden kerâmet sahibi velilerden yardım istiyorlar. Yardım isterkenki niyetleri itikatleri şöyledir: “Allah (Celle Celâluhû) benim Rasûlullâh’a seslenerek yardım isteyişimi Rasûlullâh’a duyurursa ve Rasûlullâh da benim için Allah’a dua ederse; Allah (Celle Celâluhû) da onun duasını kabul edip, melekleri ya da Rasûlullâh’ın vesilesi ile bana yardım olunmasına izin verir. Bu itikadini/niyetini her defasında, niyetini zaten bilen, Allah’a (Celle Celâluhû) tek tek anlatmadan kısaca “Ey Muhammed, Yetiş”, der. Aynı, bir kimseden su isterken niyetimizi uzunca açıklamayıp kısaca “su ver” dememizde olduğu gibi. Yani Allah’a denk ve/veya eşit görmeden istiyorlar. Yüce Rabbimiz müşrikle Müslüman ayırımı yaparken, günümüz ibni Teymiyye takipçileri ve Selefi olduğunu iddia edenler, Ayetleri delil getirerek Müslümanlarla müşrikleri aynı kefeye koyarlar. Böylelikle hem Allah’a hem de kullarına iftira atma gibi bir durum ortaya çıkmış oluyor.

“Onların Allah’ı bırakıp da taptıkları putlar Şefâat hakkına sahip değillerdir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler şefâat edebilir.” (Zuhruf 86)

“Şefaati onlara fayda vermez” “bir Şefaatçi de yoktur” gibi ayetleri delil getirirler. Fakat Şefaat izni verilenler hakkında inen ayetleri ya görmezden ya da anlamazdan gelirler. İki meseleyi bir birbirinden ayıramazlar.

“Rahman’ın huzurunda söz almış olanlar dışında hiç kimse Şefaat edemeyecektir.” (Meryem, 87)

Başka bir ayette:

“O gün, Rahman’ın Şefaat izni verip sözünden razı olduğu kimselerden başkasının Şefaati fayda vermez.” (Taha, 109)

Böyle birçok ayetler vardır. Allah Teâlâ’nın bir Ayet’te “Gaybı kimse bilmez”, derken; başka bir ayette “bildirdiklerim müstesna” buyurması gibi.

Bunlara rağmen hâlâ müşrikler ve putlarını, Allah’ın (Celle Celâluhû) kerâmet sahibi velileriyle bir tutup yorum ve zan yapanlara şu ayetleri hatırlatırız.

أفتجعل المسلمين المجرمين ما لم گیف تخمون

Biz hiç Müslümanları (Allah’a teslim olmuş kulları), mücrimler (gü-nahkârlar) gibi tutar mıyız? Size ne oluyor, ne biçim hüküm veriyorsunuz? “buyuruyor. 

el-Kalem: 68/35, 36.

Allah Teâlâ buyurdu ki:

“Yoksa gece saatlerinde secde eden ve ayakta duran (samimi bir mü’min) olarak ibâdet eden, âhiret (azâbın)dan sakınan ve Rabbisinin rahmetini uman o kimse (kâfir olan kimse gibi) midir? De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak (selîm) akıl sahipleri ibret alır. ” (Zümer, 9)

Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayan kimse gibi olur mu? ” (En’âm, 122),

Allah, kendisine teslim olmuş kulları ile günahkârları bir tutmaz siz nasıl olur da müşrikleri, Allah’ın (Celle Celâluhû) şeytan, cehennen dediği putlarını Müslümanlar ile bir tutmak için ayetlere yorum yapa “Allah da bunu kastetti. ” gibi bir mana veriyorsunuz.

(1) Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Yayınevi, İst. 1977, I, 175. 

(2) İbni Hacer, Fethu’l-Bari, III, 359; Darü’l-Ma’rife, Beyrut.

(3) İbn İshak, İbn Hisam, c. 4, s.79, Vâkıdî, c. 3, s. 873, Ebu’l-Münzir, s. 25, 26, Ezrakî, c.1, s. 1 27

(4) Hükmün bağlandığı illet/temel sebep. Kıyas olunanın hükmünün benzerinin kıyas edilende de var olduğuna hükmetmememizi icap ettirecek.

Alıntı;
Selefilik adı altındaki görüşlere cevaplar
Yazarı: Seyyid Ali Hoşafcı 

Benzer Konular

Bir Cevap Yazın